Ana SayfaSerbest Yazı MasasıGAKSEL Yazıyor...Ahmak bilimi: Büyük resmi görmek

Ahmak bilimi: Büyük resmi görmek

Uyarı: Bu yazı uzun bir yazıdır, çünkü uzun süredir çok dertli olduğum bir başlıkta yazmak istiyorum.

Aşı karşıtlığı kategorik olarak kötü müdür? Ya haklılarsa?

Buna cevap vermeden tarihte yaşanan bir aşı faciasını anlatarak başlamak istiyorum.

1950’lerde ABD’de Poliomiyelit-Çocuk Felci hastalığına karşı Dr. Jonas Salk tarafından Polio aşısı bulunmuş ve 5 firmaya aşı üretme yetkisi verilmiş. Bunlardan birisi de Cutter Labarotories adlı bir firma. Bu firma tarafından üretilen aşıların uygulandığı hastalardan olumsuz geribildirimler gelmeye başlamış. İlk olarak, aşılanan 7 yaşındaki S.P. isimli hasta ölmüş, hastanın kardeşi de aşılanmış ancak ona bir şey olmamış. Aşının incelenmesine karar verilmiş. İlk etapta aşı uygulanan 6 maymundan 3’ü paralize-felç olmuş. Bunun üzerine araştırma derinleştirilmiş. Sonuçta aynı firmanın aşılarının bazılarının ölü Polio virüsü değil de canlı Polio virüsü içerdiği fark edilmiş. Durumun farkına varıldığında aşının 120.000 çocuğa uygulandığı, 40.000 çocukta hafif hastalık belirtileriyle hastalığın geçirildiği, tahminen 25 çocuğun öldüğü ve 51 çocuğun da paralize olduğu tespit edilmiş (1).

Cutter Lab. firmasının ürettiği Polio aşısı, 1955

ABD tarihindeki en kötü biyolojik felaket-insan yapımı pandemi olarak tanımlanan bu olay bile tek başına insanı aşı karşıtı yapmaya yetebilir. Belki bir kişinin, belki bir kurumun hatta belki bir grup bilim insanının muhtemelen beceriksizliği ya da çok çok düşük ihtimalle de olsa art niyeti (ya da para hırsı vb, ne sebeple olursa olsun) çocukların felç kalmalarına ve dahi ölmelerine neden oldu. Ama tarih ve onu da kapsayan, daha geniş manadaki bilim olgusu çok daha büyük bir çerçeve dahilinde değerlendirilmeyi hak eder. Sadece buradaki Cutter aşı faciasını cımbızlamak tarih metodolojisinde selection biasa-seçim biasına girer kanaatimce. Yukarıdaki tıbbi hata sebebiyle muhtemelen 25 çocuk öldü ve 51’i paralize oldu. Ancak sonrasında ne olduğuna değinmeden önce kısa bir Polio-Çocuk felci tarihi yolculuğuna çıkalım isterim.

Polio-Çocuk felci; 3500 yıllık felaket

Hastalığın tarihi M.Ö. 1580’e kadar uzanır. Bilinen muhtemel ilk Polio sekelli kişinin portresi Mısır tabletlerinde yer alan bir rahibe aittir.

Mısır tabletlerinde yer alan Polio sekelli rahip, M.Ö. 1580.
  • Çocuk felcinin klinik olarak tanımlanması ilk olarak  Britanya’lı Doktor Michael Underwood tarafından 1789’de yapıldı; hastalık, alt ekstremitelerde debilite olarak tanımlandı.
  • 1840’da Alman doktorlar Jacob ve Heine bunun bulaşıcı bir hastalık olabileceğini söylediler.
  • 1908’de Karl Landsteiner ve Erwin Poper bu hastalığın sebebinin bir virüs olabileceğini belirttiler.
  • 1931’de Mcfarlane Burnet ve Dama Jeam Macnamara Polio virüsünü ve 3 tipini gösterdiler.
  • 1948’de Thomas Weller ve Frederick Robbins canlı hücrelerde Polio virüsünü yaşatmayı başardılar ve bu başarılarıyla 8 yıl sonra Nobel Tıp ödülünü kazandılar.
Dr. Weller ilk olarak canlı hücrelerde Polio virüsünü gösterdi ve Nobel ödülü kazandı, 1948.

Polio tarihçesinin en büyük dönüm noktası 1955’de yaşandı. Dr. Jonas Salk, kendisine sağlanan fon ile aslında sadece virüs tiplerini belirlemesi istenmişken, daha ileri giderek inaktif Polio aşısını (IPV) buldu. İlk aşıyı kendisinde, sonra karısı ve 3 çocuğunda denedi. Aşı daha sonra 420.000 kişiye uygulandı ve 200.000 kişilik plasebo grubu oluşturuldu. Bu büyük aşı çalışması sonucunda görüldü ki aşılanmamışlarda paralize olma riski aşılananlara kıyasla 3 kattan fazla idi; “evet! aşı işe yarıyordu” (2).

Dr. Jonas E. Salk, Inaktif Polio aşısını buldu. Bu fotoğraf aşı araştırmalarından, 1954.

Jonas Salk hayatının 7 yılını bu aşıya adadı. Gazeteci Edward R. Murrow aşının patentinin kimde olduğunu sorduğunda Dr. Salk şöyle dedi: “Patent yok, güneşin patentini alabilir misiniz?” (Biraz şov bence:)).

İşte tam bu noktada yazının başında bahsettiğim Cutter aşı faciası yaşandı. Eğer bu olay üzerine güçlü bir aşı karşıtlığı olsaydı ve diyelim ki bu kaygılar galip gelip Polio aşı programı hiç uygulanmasaydı ne olurdu?

‘Ne olurdu’yu değil ama ‘neler olmazdı’yı söyleyebilirim:

Şunlar olmazdı:

Öncelikle biz Polio-free (hastalık neredeyse eradike edildi) olmanın konforunda geçmişte yaşanılanların önemini yeterince anlayamayabiliriz. Sadece ABD’deki 1952 Polio pandemisinde 58,000 vaka bildirilmiş. Bunun 3,145’i ölmüş ve 21,269 çocuk paralize olmuş, hayatlarının kalanını felçli geçirmiş. Takip eden senelerdeki rakamlar da buna yakın. Hiç mi ünlüler hastalanmaz diyenlere ise eski ABD başkanı Franklin D. Roosevelt’i örnek verebilirim. Kendisi 32 yaşında Polio’ya yakalanmış.

Poliolu çocuklarda yeterli ventilasyonu sağlamak için geliştirilen,” Iron Lung” olarak adlandırılan erken dönem non invaziv mekanik ventilatörler. Poli salgını, 1940.

ABD’de 1950’lerdeki bir ankette Amerikalıların en korktuğu felaket senaryolarının başında atom bombası yer alırken ikinci sırada Polio salgını varmış (Bugünlerde benzer bir anket yapılsa, Coronavirüs ilk üçe girer büyük olasılıkla). Şimdi aşı olmasaydı neler yaşanmazdı konusuna geri dönelim.

Aşı 1950’lerde bulunmasına karşın etkin aşı programlarının geliştirilip uygulanması 1970-80’leri buldu. 1988’de Global Poio Eradikasyon İnisiyatifiGlobal Polio Eradication Initiative (GPEI) kuruldu. O yıllarda her yıl 1000 den fazla çocuk polio sekeli sebebiyle paralize halde yaşıyordu. O tarihten bu yana 2.5 milyardan fazla çocuk aşılandı.

Polio-free bölgeler

Amerika kıtası, 1991’deki son vaka sonrası, Avrupa kıtası da 1998’deki son vaka neticesinde (Bu vaka Türkiye’den, 33 aylık erkek bir çocuktur) “Polio-free Region” yani Poliosuz bölge ünvanlarını kazandılar.

Tamamı değilse de bazı polio virüs tipleri eradike edildi: Son tip-2 polio virüs vakası 1999’da görüldü ve bu tipin 2015’de eradike edildiği kabul edildi. Yine son tip-3 vakası ise 2012’de görülmüş olup Ekim-2019’da bu tipin de global olarak eradike edildiği kabul edildi (2).

Bugün sadece Nijerya, Afganistan ve Pakistan’da çok az sayıda da olsa Polio vakaları halen görülmektedir ancak bu vakaların sayıları nadiren iki basamaklı olmaktadır. Aşağıda yaygın aşı kampanyaları sonrasında dünya genelindeki Polio vaka sayısındaki değişimin aşılama ile beraber nasıl değiştiğini dramatik şekilde görebilirsiniz (3).

1980’lerde 50-60.0002lerde seyreden Polio vaka sayısı aşılama programları sayesinde bugün bir iki basamaklı hanelere gerilemiştir. WHO, 2019.

Neden abesle iştigal ediyorum?

Yukarıdaki dramatik örnek bize şunu söylüyor; tek bir aşı ile muhtemelen milyonlarca çocuk felç olmaktan ve ölümden kurtuldu. Sadece Türkiye’de yılda 14.000 çocuğun, dünyada ise 3 milyon çocuğun aşılar sayesinde (tüm rutin aşı programını kapsıyor) ölümden kurtulduğu düşünülüyor. Yazının başında belirttiğim, 76 çocuğun bu süreçte insan kaynaklı ciddi zarar gördüğü hatta bazılarının öldüğü gerçeği her ne kadar aşı karşıtlığı için kullanabilir bir malzeme gibi dursa da başardıkları düşünüldüğünde aşının ne denli önemli bir tıbbi zafer olduğunu tartışmak bile bence abesle iştigal (şu an yaptığım tam olarak bu, evet).

Bu yazıyı kaleme almaktaki sebep son yıllarda güçlenen anti-entellektüelizm akımı ve bunun giderek halk sağlığı sorunu haline gelmesi. Aşı karşıtlığı şu sıralar bu akımın en belirgin bileşeni. Birilerine dünyanın düz olmadığını, kanser ilacının aslında bulunup gizlenmediğini (öyle olsa Steve Jobs gibi dünyanın en güçlü ve zengin insanlarından birisi o ilaçlara nasıl ulaşmazdı ki?), aya gidildiğini, uzaylıların henüz bizimle aşikar temas kurmadığını anlatmak zorunda olmak, yaşadığımız dönemin bilgi kirliliğinin saf cehaletten daha tehlikeli olduğu sonucuna götürüyor. Dünyanın büyük çoğunluğunun farkında olmadığı o tüm dünyayı yöneten birkaç ailenin varlığından ne hikmetse bizim enişteler, ve bir kısım dayılar haberdar. Ve yine ne hikmetse hala bu büyük gizemli aileler yüzyıllık sırlarını ifşa ettikleri için bu kişilere bir şey yapmıyorlar.

Dünyayı yönetenleri deşifre eden enişte

Birilerinin bunlara körü körüne inanmasının şahsen bana zararı yok ancak pandemi gibi bir durumda, yani hastalanan her bir bireyin onlarca başka insanı enfekte ettiği gerçeği göz önünde dururken, Covid-19 aşı karşıtlığı konusuna bu kadar duyarsız kalamıyorum. Çünkü pandemi konusundaki sorumsuzca atılan her adım tüm toplumu tehdit ediyor, bir halk sağlığı sorunu haline geliyor. Yeterince kişinin aşılanmadığı bir toplumda pandemi kalıcı hale gelebilir. Bireysel olarak aşı olmamak hak olabilir ancak sistematik olarak aşı karşıtlığı yapmak bana göre en hafif tabirle sorumsuzluktur. Aşı markalarını, firmaları sorgulamak ve en iyiyi aramak aklın gereğidir ancak kategorik olarak aşı karşıtlığı bence ahmaklıktır.

Tuhaf ve ipe sapa gelmez komplo teorilerine daha çok örnek vermek mümkün ama benim amacım daha çok bunun altında yatan nedenleri konuşmak aslında. Çünkü toplumda azımsanmayacak bir kitle Covid-19 aşısı olmak istemiyor ya da kafası çok karışık. Bu senenin Mart ayında Ankara’da düzenlenen aşı çalıştayında açıklanan verilere göre, Türkiye’de 2010’lu yılların başlarında 100 dolayında olan aşıyı reddeden aile sayısı 2016’da 10 bini geçmiş ve 2017’de ise 13 bin aileye ulaşmış durumda. Bir çalışma verilerine göre sadece son altı ayda aşı kararsızlığı 128 kat artmış.

Neden ana akım bilim yerine komplo teorilerine inanıyorlar?

Açıkçası tam bilmiyorum 🙂 ama okuduklarım ve gözlemlerim neticesinde kendimce açıklamaya çalışacağım.

Kim bu komplocular? 🙂

Komplo teroisyenleri kabaca üç grupta toplanabilir:

1-Aydınlar (dilim varmıyor ama yerine daha uygun kelime bulamadım)

Bu kitle nadiren bilgi eksikliğinden ama çokça çıkar amaçlı olarak kasıtlı olarak gerçekleri çarpıtırlar. Kimi zaman akademik unvan sahibi bir doktor, bazen ne idüğü belirsiz filanca uzmanı, bazen de aramızda gerçeği sadece kendisinin gördüğünü iddia eden bir gazetecenin ortak amaçları bireysel etkilerini yükseltmek, ilgi çekmek (egosal mevzular) ve diğer yandan da bu ilgiyi ürüne dönüştürerek çıkar elde etmek. Doktorunun ücretli muayene ettiği hasta sayısını artırmayı, gazetecisinin kitabının daha çok satmasını amaçladığı bu grubu, öfkenin en büyüğünü hak eden sorumsuzlar (bence oldukça kibarım şu an) olarak tanımlamak istiyorum. Bunlar, halka duymak istediklerini söylemek, onları bazen korkutarak bazen de haklı korkularını rahatlatarak yani bazen iyi bazen kötü polis taktiği ile onların duygularını, umut ve umutsuzluklarını istismar ederek var olurlar. Bu kişilerin merkezi otoritelerce yeterince denetlenmemesi ve cezalandırılmaması daha büyük bir eksiklik. Başta sağlık bakanlığı olmak üzere sorumluluğu olan kurumlar daha ciddi şekilde bu kişilerle ilgilenmeli (@EmniyetGM :)). Kutusu 350 TL den falanca uzmanı tarafından online platformlardan pazarlanan zencefil ekstresine inandığından fazla inanmadı bu millet aşılara. Bilim karşıtlığını bizzat bilimin değirmeninde un elemişlerin besliyor olması ironinin en trajik tarafı.

Kelle paça for ever!

2-Komploseverler: Bu kişileri septisizmin terazisini kaçırıp paranoyaklaşan kitle olarak tanımlayabiliriz. Aslında şüphe etmek, sorgulamak bilimin temel ilkelerindendir ve zaten bilim böyle ilerler. Ancak tıpkı aşırı immün yanıt verdiğinde kendi vücut hücrelerine zarar veren bağışıklık sistemi hücreleri gibi şüphecilik de kontrolden çıktığında sizi, aslında hepimizin bir bilgisayar simülasyonunda olduğumuzu inandırmaya çalışabilir. Sonra mavi hap kırmızı hap koştururken bulursunuz kendinizi. Bu kitlenin sosyolojik açıdan irdelenmesi en az 3. grup kadar elzem bence.

3-Eğitimsiz yığınlar: Görece en masum ama en kalabalık grup bu grup. Asıl anlaşılması gereken ve üzerine odaklanması gerekenler olduklarına inanıyorum. Eğitimsiz bırakılan bu kişiler kendilerine sunulan birden fazla gerçek olması muhtemel senaryodan doğru olanı seçebilme ehliyetinden yoksunlar. Kaliteli ve eşit eğitim gibi aslında temel bir hak gaspının mağduru olan bu grup, doktora saldıran, sıra beklemeyen şehir zorbaları olarak karşımıza çıkabiliyor. Ve evet, ikinci grupla birlik olup büyük resmi hepimizden iyi görüyorlar.

Aslında aşı karşıtlığı bilim karşıtlığının sadece bir bölümünü oluşturuyor. Deli saçması komplo teorilerine azımsanmayacak sayıda kişinin neden inandığı sorusu üzerinde düşünmeye değer. Bunun çok faktöryel bir analizi hak ettiğinin farkındayım ama bazı nedenler sanki majör etken gibi duruyor, ben de kendimce onlara değindim.

Komplocuların var olanın ardındakini görme arzusu aslında gün gibi açık olan gerçeği görmeye engel oluyor. İronik olansa elimizdeki kanıtlara saf gibi inanıp görünen (aslında bize gösterilen!) gerçekleri sorgulamamakla bizi itham edenler, hiç bir kanıtı olmayan komplo teorilerini sorgulamıyor. İşin sırrı burada, bu teorilerin kanıtı olamaz çünkü zaten görünenin ardındadır gizlenen gerçekler. Gizlendiği için kanıtları da yok edilmiştir. Oh mis 🙂 Kanıtsızlık özlemi resmen. Bununla nasıl başa çıkılır bilmiyorum açıkçası.

Komploculuk sadece cahil yığınların değil ama okumuş entelektüellerin de nasibini aldığı bir açmaz. Birçok ideoloji, dini akım ya da en azından bunların yorumlanmış versiyonları bu durumdan sorumlu. Marksizmin bile katkısı olduğu girift bir durum. Marksizmin sanki görünenin ardındaki gerçeği görme, kapitalist şeytanın numaralarını yakalama farkındalığı birincil öncelikmiş gibi yorumlanması da bu patolojik sürece katkı sunuyor mesela. Emperyalistlerin her daim şeytani planları vardır öngörüsü, içerdiği doğrularına rağmen paranoyayı besler hale geldiğinde aslında sistemin bizzat aşikar haksızlıklarını, sorunlarını görmeye engel olur. Evet inanılmaz ekonomik güce sahip ve toplumları dizayn etme hevesinde olan birileri elbette vardır ancak bu kişi ya da kişilerin yenilmez mutlak güç odakları gibi algılanması abartılmış bir paranoyadır. Oysa Marksizm mesela, zaten komplolara değil, bizzat görünen yanlışlara itiraz eden bir sistemdir. Emperyalizmin işleyişi komploculukla basite indirgeniyor ve aslında gözümüzün önünde cereyan eden koskoca görünür haksızlıklar bir gizem ardına hapsediliyor. Sermaye sahiplerinin kurduğu sömürü düzeni, emek hırsızlığı ve bunların sorumluları gün gibi ortadayken aslında bunların da hamisi olan gizli şeytan paranoyası olsa olsa görünen suçluların üzerindeki sorumluluğu azaltıyor bence. Bence de ilaç firmaları bu düzenin çarklarından biridir (sevdiğimiz ya da sevmediğimiz birçok şey gibi) ama bu, her ilacın ya da aşının tuzak olduğu çıkarımını yapmayı haklı çıkarmaz. Evet kar etmek için var bu firmalar ama birçok hayat kurtarıldığı gerçeği de gün gibi ortada.

Benzer şekilde milliyetçi akımlar, dini akımlar da sürekli olarak var olan düşmanı şeytanlaştırıp kitlelerini gizli emellere karşı zinde ve konsolide halde tutmaya çalışırken aslında ayan beyan ortadaki çarpıklıkların göz ardı edilmesine en azından hafife indirgenmesine katkı sunuyorlar.

İdeolojik ve dini akımlardan bağımsız olarak mevcut global düzene karşı birikmiş bireysel bir öfkenin de olduğunu düşünüyorum. UNICEF’in yayımladığı rapora göre dünyadaki gelişmiş ülkeler, sadece silahlanmaya ayırdıkları bütçelerinin %1’ini insani programlara aktarsalar, yer yüzünde hiç aç ve temiz suya muhtaç insan kalmıyor. Mevcut düzenin var olan tüm imkanlarına rağmen global adaletsizliğe ve temel ihtiyaçlar düzeyinde dahi haksızlıklara çözüm üretememiş olması da bireyleri mevcut sisteme ve onun bileşenlerine karşı güvensiz hale getiriyor. Ana akım bilim de bundan nasibini alıyor haliyle.

Komplonun dayanılmaz hafifliği

Bazen dünyada dönen haksızlıkları ve karmaşık ilişkileri algılamak, çözüm üretmek üzere fikir geliştirmek zor gelir ve tüm her şeyi basit bir kaç temele indirgeyen komplo teorilerine inanmak insanı rahatlatır. Çünkü anlaşılması kolaydır. Gel gelelim bu rahatlama hissi, iyiye olan ümidi ve inancı zayıflatarak mağlubiyeti peşinen kabullenmeyi ve her şeyi olduğu gibi kanıksamayı da peşinde getiriyor. Eğer hakikaten 3-5 aile her şeyi kontrol ediyorsa, varlıklarını gizlemek yerine bilinmelerine hizmet eden komplo teorileri onların da işine gelirdi. Sanırım onları deşifre eden bizim eniştelere bu sebeple dokunmuyorlar (şu an aydınlanmam geldi).

Bilim hiç mi yanılmaz?

Sorunun cevabını sanırım herkes biliyor. Bilim tarihi, hatalar, kasıtlı-kasıtsız manipülasyonlarla doludur. Ancak bilimsel metodoloji sürekli olarak kendini sorgulayan ve hatalarını düzelterek ilerleyen bir yaklaşımdır. Örneğin yeni çıkan bir ilaç, zaman zaman ilaç firmasının yönlendirmesiyle, faz 3 sonuçları manipüle edilerek haksız yere, olduğundan aslında daha etkili gibi raporlanabiliyor. Ve evet çok zaman bu suça ortak bilim insanları sorunun tam da merkezinde yer alıyor. Ama bu kötülüğün ömrü takip eden yıllarda yapılan faz 4 çalışmalarla mutlaka telafi edilir ve ilaç sonunda hak ettiği değere indirgenir, hatta bazen toplatılır. Oysa komplo teorisyenlerini ya da filan otun suyunu falanca kabukla kaynatmanın doğal antibiyotik olduğunu iddia ederek halkın üç beş kuruşunu söğüşleyenleri denetleyecek ne bir metot ne de yeterli bir yasal otorite mevcut. Yazının başındaki Cutter aşı faciasının savunulacak bir yanı yok ancak 76 çocuğun hayatını karartan bir facianın düzeltilerek sonraki milyonların hastalanmamasını ve yaşamasını sağlayan şeydir tam da bilim. Tüm hatalarına rağmen bilim, 2 ileri 1 geri şeklinde değil de daha çok 100 ileri 1-2 geri formülasyonuyla ilerler.

Son not

Bir çok sosyolog ve psikolog komploculara ve ana akım bilime güveni sarsılan eğitimsiz kitlelere karşı aşağılayıcı bir üslupla yaklaşmamayı öneriyor. Aksine, onları dinleyip sabırla gerçekleri basit ve yalın haliyle anlatmamız öneriliyor. Aşı konusunda bu uyarıya katılıyorum evet ama diğer konularda isteyen kriptondan geldiğimize inanabilir bence sakıncası yok.

Şunu hayretimi de belirtmeden konuyu kapatamayacağım; antibiyotik kullanımında dünya birincisi olan, her fırsatta ısrarla ve zorla radyasyonun zararlarını hiçe sayarak röntgen, tomografi çekilmesi için gerekirse doktorlar kavga eden aziz milletimin (ışınla beni scotty) aşılara olan ekstra seçici septisizmi yukarıdakilerin ötesinde başka bir şekilde izaha muhtaç diye düşünüyorum. bunun cevabına dair açıkçası hiç bir fikrim yok.

Siz bence bilimle kalın.

Röntgen için ısrar eden vatandaş, temsili

Kaynaklar

1-www.washingtonpost.com/history/2020/04/14/cutter-polio-vaccine-paralyzed-children-coronavirus/

2-www.polioeradication.org/polio-today/history-of-polio/

3)www.who.int/health-topics/poliomyelitis

Gökhan Aksel
Gökhan Akselhttp://gokhanaksel.com
DuruKafa yazarı, Türkiye Acil Tıp Dergisi Eş-Baş Editörüdür :) Okur, yazar, araştırır, acil tıp yapar, fotoğraf çeker, kedi kumu temizler, istatistik yapar, bilim sever, grafik yapar, kara kalem çizer, köpek eğitir, resim yapar ama büyük resmi göremez. Hayvanların insanlardan daha iyi olduğunu bilecek kadar akıllı, dünyanın yuvarlak olduğunu sanacak kadar da saftır. Aşı karşıtlarını öbürsüleştirdiği ise doğrudur.

Bir Cevap Yazın

DuruKafa sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin